• Bağlantılarım

ÖZGEÇMİŞ

2/6/2008 · Kategori: OZGE_MIS

1972 Adana doğumlu .İlk ve orta öğrenimini Adana'da tamamladı.1996 yılında Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden mezun oldu.Arkadaşlarıyla birlikte Yom Sanat ve Düzyazı Defteri dergilerini çıkardı.Bu iki dergide öykü ve roman üzerine inceleme yazıları yazdı, söyleşiler yaptı ve öykülerini yayımlattı. Şekilsiz Korku ilk kitabı

ŞEKİLSİZ KORKU

2/6/2008 · Kategori: KITAP TANITIMI

 

 

 Şekilsiz Korku

 

 

Salonun boşluğuna giriyorum. Bir renk kadar yakın duruyorsun tuvale. Renklerin tonunu inceltiyor, kaba gerçeğe fırça darbeleri vuruyorsun. Ellerin soyutlanıyor tuvale. Salonun boşluğunu geçemiyor, şövalenin kırık bacağında benden alamadığın sinirine dokunuyorum. Şövale ters dönüyor, duvarın soluk sarısına tekrar çarpıyor. Bir daha asla seninle görüşmem, diyen sözün yanıyor kulağımda. Çantanın askısını geriyorsun omzunda. Kapıya bakıyorsun, çıkıp gitmeye. Beni çıkarıp attığını görüyorum parmağının boşluğunda. Yüzüğün dairesi tıkırdıyor parke zeminde. Kendimi eğilip alamıyorum senden. Çıkıp gidiyorsun. Uzak yarınlarımızdan ayrılıyorsun. Yaka kiri tutmayacak kadar kısa sürüyor birlikteliğimiz.

SURİÇİ

1/6/2008 · Kategori: OYKULER

                                                                          SUR İÇİ

                                                                                                          Onat Kutlar'a

                 “Şehir döner, doğruca buraya gelir. Sur içine. Dışarısı kara delik. Yutar insanı!...” diyordu yaşlı adam. Sözüne bakıyordum, Edirnekapı durağına girip çıkan otobüslere, surlara -insan elinin güçlü, ağır yapısına-. Taş, taş üstüne çıkıp, ağırlığınca yeniden yükseliyordu. Eski şehri gölge gibi saran, kapayan surların, doku­naklı çehresi onarılıyordu. Örülen her yeni taş, surun eski görünümüne aynılık verilmek için seçilmişti; surun gediklerini kapıyordu -yeni bir diş gibi-. Eski şehrin ayazı esiyordu, surun soğuk, taş gölgesinde. Sararıp pembeleşen güz yaprakları, siyah parke taşlarının üzerinden kalkıp, göçük taşlarının arasına yuvalanır gibi birikiyordu. Kuru ayaz, surun tozunu, toprağını çevirmeye başlamıştı; ne varsa yerde, silip süpürüyordu. Dükkanların tente çadırları yırtılacak gibi şişiyor; kağıtlar, naylon poşetler, tozla birlikte havada dönüyordu. Düğmelerini iliklemediğim kabanımın ağırlığını kaldıyordu havaya, omuzlarımdan sıyırarak... Utanan kadınlar görüyordum; aniden açılan eteklerini, elleriyle bacaklarının arasına sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Nereye baksam, toz içindeydi gözlerim...

                 “Ayaz bitti “ diyordu yaşlı adam, yarım kalmış sözüne yeniden yer etmek için. Seyrek ak saçlarını kapayan kasketini düzeltiyordu. Kendisine ‘yaşlı’ dedirten yüzüne bakıyordum, iki yanağını açarak, kırışık yüzünü gülümsetiyordu. Yüzünün ilerisine kaymış çenesi, sen de gül diyordu. Dökük dişli alt damağı, mor bir çizgi gibi duruyordu. Geviş getirirken düşünüyordum onu. Ağzında diri kalan yemeği yutkunamıyordu. Dedemin yemekten sonra yıkayıp, bir bardak suda beklettiği damak dişi geliyordu gözümün önüne. Aynı damak diş, bir başkası için ne kadar tiksinçti... Yüzünde çevirip durduğu o değişmeyen ifade, sarkık dudaklarından akmak, dökülmek istiyordu. Mavi gözlerinden okuduklarım, dilinde dönüyordu; “Sura konan her taş, beni buraya getirir. Toparlanırım. Ölmek istemem!.. Sur diplerine gömdüğüm çocuk­luğumu bulur, oynatırım şurada. Kimse görmez!.. Çanlar çalar beynimin bir köşesinde. Hiç susmazlar. Sağa sola koşarım. Delirdiğimi sanırlar.Oysa o zaman gençliğimi, saçına elimi süremediğim Leda’yı, görürdüm.Hemen  kavgaya tutuşurdu geçliğim.O zamanlar Leda için az kavga etmemiştim. Yolunu gözler,peşinden hiç ayrılmazdım;sanki onun gözleri de merakla sağına soluna bakar, yolun hangi köşesinden  çıkacağımı beklerdi.Çekinirdi benimle görünmekten, laf olur diye. Niye çıktın önüme,diye kızardı bana.Belki beni sevmezdi,ama ilgim çok hoşuna giderdi;belli etmese de bilirdim ben, Efrim de iyi bilirdi.Az kavga etmedi benimle.Yine de vaz geçmedim Leda' dan.O zamanlar gönlümüz hep bir kadında kalırdı, başka gönüllere girmezdi. Efrim bilir ama  onlar bilmez! Sadece gülmesini bilirler!'' diyordu susmayan ağzını esneterek.

                     Yaşlı gövdesine inandıramadığım gürlükte bir ses tonu vardı. Bağırır gibi konuşuyor, sözünü yükseltmeye çalışıyordu. Susunca sessizliği dinliyordum. Kafasını kurcalar gibi, yerde çevirdiği bastonunun ucunu kaldırıp, göçüğü gösteriyordu. Baston, ‘oraya bak’ diyordu. Sonra bitiremediği sözünü de uzatarak; “Göçükteki hayvanları görüyor musun? Bunlar Bizans fareleri. Soyludurlar. Kariye camisine gelen turistlere gösteririm onları. Kızar esnaflar, aldırmam!..Ya ben,buranın yoksul yerlisiyimdir,babam, dedem de öyledir.Yedi geçmişim buralıdır.Ama kimsem yok sanırlar.Köküm burdadır benim. Bilmezler!..Bu yüzden fare gibi gezer dururum göçüklerde.Anlamazlar!..''diyordu.

                 Topuklarım havada, ayak uçlarımla gövdemi yaylandırıyordum soğuğa. Titriyordum, işçilerin sur dibinde yaktıkları ateşe bakıp, gözlerimi ısıtıyordum sanki. “Lodos ağlar şimdi” diyordu yaşlı adam. Soğuk, gözlerimde yaşarıyordu. “O geç kaldı, ben ağlıyorum şimdi “ diyordum. Duymuyordu ağır kulağı; içinden gelip geçenleri dinliyor, dinletmek istiyordu...

           

             ... Kadife sokaklar vardı. Kıvrım kıvrım. Köşe başı arardı. Cumbalı ahşap evlere bakar, içim sürtünürdü. Sağa saparsın, sonra sola, tekrar sağa. Ara sokaklarda uzayıp giderdim. Sokaklar içine alır, saklar, kaybe­derdi beni. Yarım perde aralıklarında, annemin leğende yıkadığı çocukluğumu görürdüm. Sabun köpüğü kaçardı gözüme. Ağlar, üşürdüm sonra. Bekçi düdüğü çalan babam gelirdi eve. Boğazını viksler, ayaklarındaki yorgunluğu leğendeki suya sokardı. Dinlenirdi. Dinlendiğini sanırdı. Sobanın bir köşesinde esneyip genleşen Ebruli’ye bakardım. Ön patisiyle yüzünü kasırdı. Elimi çırpardım; “Hadi” derdim. Ayaklarının üzerine biner gibi doğrulurdu. Bu kez ahşap zemine vururdum elimi. “Hadi, hadi” diyerek. Sıçrardı kucağıma. Gıdısını gıdıklardım. Mavi gözlerini severdim lekeli tüylerini okşayarak. Sıkılırdım sonra. “Baba” derdim. “Hırsız nasıl bir şey? Neye benziyor?...” Diliyle yaladığı dudaklarını şapırdatır, ağzının içi gülerdi. Anlatmaya başlardı, düşerdim babamın ağzına.Hırsız gözümde şekilden şekile girer, bir kılıktan başka bir kılığa sokulurdu. “Çocuğu korkutma” derdi annem. “Karışma! “ diye karşılık verir, işini abartmaya koyulurdu yeniden... Önemsensin isterdi işi. Oğlu ‘korksun’ diye anlatmazdı acayip kılıklı hırsızları.

                 Güneş açıyor, gölge çekiliyor, sur yeniden yükseliyordu. Yaşlı adam, başını omzuna yaslar gibi düşürmüş, uyukluyordu bankta. Kırmızılı, turunculu otobüsler, girip çıkıyordu sur içine. Şehir dönüyordu olduğum yerde. Sokaklar genişliyor, bir caddede toplanıyordu. Yanıyordu cumbalı ahşap evler, bir bir. Beton binalar yükseliyordu yerine. Saklanamıyordum ana caddelerde. 'Yürü’ diyordu kalabalık. Harekete bakıyordum, sağa sola koşuşturan insanlara, tek şeritte uzayıp giden arabalara. Karşı durakta bekleyen bir otobüs, ‘zaman kaybetme’ diyordu. Adımlarımızla ölçtüğümüz uzaklığa göz ucuyla bakıyor, koşuyor, koşuyorduk. Hiç bit­meyecek gibi. Ertesi gün de, ‘zaman kaybetme’ diyecekti bir otobüs.Koşuyor,koşuyorduk. Hiç bitmeyecek gibi.Seksen bir numaralı  otobüsüm gelmişti durağa. 'Zaman kaybetme’ diyordu yolcularına. Koşuyor, koşuyorduk. Sur dışına. Hiç bitmeyecek gibi...

            Yaşlı adamın uyuyan gözlerinde, şehir yutuyordu bizi.

 

KÜLTÜR-FİZİK TARİHİ -öykü-

1/6/2008 · Kategori: OYKULER

KÜLTÜR - FİZİK TARİHİ

                Sivilcesi patlatılmış akıl baliğ mi, yoksa kafasına kurşunlar dökülüp dünya dört bucak kem gözlerden sakı­nılmış nazar kaçağı mıyım?..”

                 Babamın kulağını tekmelediğimde babam, annemin kuştüyü koynunda zevkten dört köşe olduğu an’a ‘U’ dönüşü yaparak, korunmasız cinsel tatmininin bir gecelik hazdan öte, kendisini babalara getirdiğinin ayırdına varmış ve babalık boşalmasının sevincini, kasıklarını çatlatırcasına gülerek yaşamıştı.

                Bir ömrün gün ışığına çıkması annemin dar geçitinde sıkışmış, günü bir çırpıda geçiren babamın kol saati de annemin dar geçitinde sanki mantar bir tıpa olmuştu. Gecikmiş olsa da, beni ademin can borcu zamanını-dokuz ay on günü-geçirmeden, babamın adem artığı çamuru kuruyup dirimlenmiş, ebe elleriyle rahimden çekilmiş, nur topu gibi ağlama olmuştum.

                  Adetini kesip aş erdirdiğim, oturup kalkmasında dikkatini çektiğim yüklü kadın, annem, yeğnileşmiş, lohusa kadın olmuştu, ıkınıp sıkınmasından arta kalan gücüyle  anaç kucağı hazırlamıştı kuzusuna. Babamsa, bir arpa boyundaki pipimde gözünü geleceğe ufukluyarak ömür tazelemiş, heyecanına, sevincine can katmış, kendisin­den sonraki yedi ceddinin ilk ömrüne secde eder gibi eğilip okşamıştı oğlunu, nüfusuna alır gibi de kucaklamıştı çocuğunu. Sonra buğday tenimi çağıran birini, sorup soruşturmuş, bulup buluşturmuş, soyunun damızlığına, de­deme, benzetmişti beni. Kulağımda vakitsiz bir ezanla da dedemin adını kulağından alır gibi koymuştu adımı...

                  (Tüyü bitmemiş kırklı çocuğuna henüz göbek adı koyulmamış aile evlerinin avlusundan, uğursuzluğun­dan korkulup toprağa gömülen çocuk göbeklerini, dişimle tırnağımla, alnımdan sicim gibi boşalan yürek kor­kusuyla çıkarıp kaçırdım gizlice, derledim toparladım, göbek bağı yaptım sonra, bilinç öncemin gözlemiyle yazı(n)ın gerçeği arasına.)

                 Bir yaşıma elimi basıp dizimi sürdüğümde, aynada kendi taklidimle karşılaştım, korktum kendi yansımam­dan, sonra yalancı emzikle kandırdılar, avuttular korkumu.

Her daim sıcak tutulmaya çalışılan aile korunağında, analı babalı el birliği edilmiş gibi bin bir kez anlatılan ketum aile anıları ile de büyüdüm, serpildim, tavlandım ve giyindim baştan aşağıma aile gölgesini.

                  Güneşin önüm sıra elinden düşürdüğü çelimsizleşmiş gölgemi görünce  korktum kendi gölgemden. Okul aile birliğince, etim kemiğim pay edilip teslim alındığımda ise korkulacak bir durumum yoktu artık; gölgesizdim; yerden bitmiş gibi önümdeydi okul aile birliği.

                  Okul aile birliğinin devasa bölgesi, aklımı fikrimi çeldi çıkardı, ekti başıma tutam tutam buyruklarını, adım­larımı tarttı biçti, hale yola koydu, yürüttü, yolu yordamı belletti, aklımın bir karış yukarısına dek set oldu. Esir­gedi başımdan kavak yellerini, sivilcemi patlattı, boğazımda ilmeklenmiş kısık-kalın asiliğimi boşalttı irinle, ku­ruttu, öğüttü, terbiyeledi, benzetti ‘öğüt’ ünün havanında (okul sırasında-aile dizinde) kendisine - irini.

                  Akla kemale erdiğimde, aldım elime reşitliğimi, çekildim gözden ıraktan bir yere, güneşe verdim sırtımı, o devasa gölgeyi erittim ayak ucuma dek, yerin dibine geçirdim sonra yeğnileştim: Yetişkinler gibi sevinmiştim gölgem boylu boyunca yere kapaklanınca. Artık gölgeleyemezdiler gölgemi; ağırlaşmıştı gölgem.

                  Yaşım başımın hizasına gelince, sırasını bir bir alıp gitmişti yaşıtlarım; evlenmişlerdi. Üreme güdümü hadım etmek için evlenmedim. Gayri meşru rahimlerde de nüfusuma, mavi hüviyetler çıkarmadım, korudum hazzımı, düşürdüm bir bir mavi çocukları kondoma; pembesi ise arada kaynamıştı. Gömdüm sonra, hazzımın aşın­mış mavi korunaklarını bir gece, gizlice evlerin avlularına, okul bahçelerine.

                 Bir ayağım çukura girdiğinde ise, kırmızı noktası alnına dek taşmış kadınlar bile kaldıramazdı soyağacımı.

                  Ceddim dedemdi, ama neslim yoktu artık.

 

TENBOZUMU -öykü-

1/6/2008 · Kategori: OYKULER

TENBOZUMU

                 Takvim yaprağı yırtıldı, saat gece on ikiden fırlayıp sabaha koşmaya başladı. İçsel boşluğuna gider gibi dış kapıdan sokağa çıktı, çıplak ayakla koşar adım yürüyerek hızlandı. Telaş, şaşkınlık, yüreğimdeki ürkmüş cesaret kıvrılarak gözüme yüklenmiş izliyordum O’nu. Bir süre sonra sokak lambasının alaca ışığı da yetersiz kalmıştı sokağın uzamında O’nu görebilmek için. Uzaklık görünmezliğine almak üzereyken O’nu, sokağa çıktım. Ardı sıra kalabalık gibi koşuyor, gürültü gibi bağırıyordum, “Derya dur. Derya dur” diye. Adı, genişliğinden dolayı ağzımı yırtarak çıkmıştı. Koşar adım gövdesinden taşmış ben’ini yakalayamadım ama gece, gündüz gözüyle, ipucu gibi O’nu kolundan tutarak, sokak ortasında Derya’yı sabitledim. “Toplum gibi yakaladın beni...” dedi, bozguna uğratamadım suskunluğumu. Eve doğru kolundan, yasa gibi, tutarak sürümeye başladım. Eve değil (sanki) toplumun dirliğine, kalıbına götürüyordum onu. “Sen de onlar gibisin” dedi, içim darağacına çekildi, boğulur gibi oldum, sonra kendimi toplum gardiyanı gibi duyumsadım. Evin giriş kapısına geldiğimizde, toplumlaşan elimi kolundan çektim. Tekrar sokağa, yirmi metre ötemdeki yüksek kaldırımın üzerine, çıktı. Gözlerini göğün uzamına çevirmiş, ben’ini göğe maşalıyordu. O’nu almak için ben değil ayaklarım gitti. Tükürmeye başladı, suratıma gelen tükürüğü, suratımdaki toplumu tıraşlıyordu. Refleksle bacaklarından kavradım, kucağıma- kendi yerçekimime-aldım, eve götürdüm O’nu (Odanın mengene baskısı hangi boyutta alıp getirdiğimi bilemediğim Derya’yı eski boyutuna alıyor, benim boyutumu ise rötuşluyordu. Odanın baskısından ben’ini dişlerinin arasına alarak korumaya çalışıyordu. Yabancılık ağlama duvarı gibi çökmüştü aramıza. Aralamak için yabancılığı kimlik kartlarımı yaktım: Odanın mengenesi gevşedi, duvar saati sırtını döndü, elbiselerim ayağıma yığıldı, ayaklarım balonlandı, kollarına yuvarlanırcasına düştüm)

                 “Dokunmak, sarılmak istiyorum sana” dedim, bedenini dirimsiz karanlık gibi açtı Dokundukça bedenine ellerim hissi alınmış gibi karıncalanıyor, kafam elekleniyor, uzağına tepiyordu beni.

                 Yakınlaşma isteğimin beynimdeki baskısı bir kez daha O’na itti beni. Bu defa kuyu gibi açtı bedenini.

                 Teninin yumuşaklığına gömdüğümde elimi, bir boşluğa savruluyor, gövdemin ağırlığı sarkaca alınıyor, içim derin bir nefes verir gibi boşalıyordu, daha sıkı kavradıkça bedenini derinliğine alıp gözden yitiriyordu beni, uzaklaştığımda bedeninden varlığım yığın gibi gövdeme çökelip sarsıntıyla yatağın eğimine düşüyordum.

            Dudağı kıpırdadı, ateşlendi, odanın sessizliğini fısıltılı bir söz ile biçti; “Nesneleştiriyorsun beni” dedi, sessizlik yenilendi odada.

                 Avucumdaki çizgilerde oynaşan okşama güdüsüyle, alnımdan yanağına doğru kavisler çizerek elimi seyahatlendirdiğimde, haz kılcalları kesilmiş gibi teni istemsiz, katı ve soğuktu. Ağzımın buharını tenine üfledim, ürpermedi teni, kalkmadı bedeninden. Hazzımı tenimde askıya aldım, “Sevgilim ol benim” dedim, teni ne ılıdı ne de yumuşadı; açmadı teninin serüvenini. “Seni seviyorum” dedim, “Beni herkes seviyor” dedi, sevgim şoklandı, çoğullandı, sonra da bir biblo gibi oldu. Güzeldi, çevresindeki erkeklerin göreceli bakışlarının bütünleştiği güzellikteydi. Farkındaydı. Çekiciliği de gözümün körlüğüne gelmişti. Biliyordu.

Sonra bedenini boğaz gibi aralayarak geçitledi, cinselliğinin fermuarı açıldı... “Kirliyim ben, sevme beni” diyerek, gözlerinden toplumun kiri tövbe gibi boşalmaya başladı. Dudağımın karışında tövbesini emdim, ısıttım, kırk tasa böldüm; elim havanlandı göğüs arasındaki terinde günahını öğüttüm, alnından kırk defa öperek  O’nu arıttım, duruladım, eğe kemiğimde can bulup körpeleşti. Gözüm eprimiş yüzünde nazarı oylumlamıştı; nefesimi tütsüleyerek sildim yüzünden nazarı, kulağının kirişine de üfledim adını. Açtım pencereyi, gece esti yanağına. “Üşüyorum ört üzerimi” dedi, usulca örttüm üzerini.Sanki bir arınma ritüeli yaşamıştık.Gece boyu onu sevgiyle severken.

                 Geceliğini çıkardı gece, karanlık kırıldı, güneş düştü, ışık odada iğne deliğine sızdı. Gülümseyerek gözlerini araladı uykudan,  gamzesi açmıştı yanağında. Doğruldu, kalktı yataktan, döndüm sırtımı O’na; gözümdeki toplum kiriyle karartmak, kirletmek istemedim arlanmış bedenini. Zaman arşınlanmıştı, döndüm O’na yönümü, gözüm ters yüz oldu, elbisesini giyinip gitmişti. Çıktım sokağa, üzerimdeki gecenin karanlığını silktim güneşe, gündüzlendim. Kaldırımda yalnızlığım buz kesmişti; kayarak yürüyordum.

                (Derya kafama takıldı tökezleyip yere düştüm. Gözüme suratı aktı, elektrik direklerinde şişirdim kafamı. Teninin kokusunu iliklerimle solumak istedim, yokluğu burnumu amonyakladı. Tenimse kaşınarak döl yorgunu geceler için ereksiyona geçmişti. Güpegündüz alemin- ortasından çekildim, seçkisiz ilk metaya gömdüm cinselliğimi. Kasıklarım rahatlamıştı ama tenim hâlâ kaşınıyordu.)

                 Bir süre köşe başında bekledim soluklanmak için.Sıkıntı bağdaşını bozup dikildi önümde. Ayaklarım O’nun çalıştığı yere gitti. Kendimi öğretmenler odasının dumanlı, konuşkan havasında buldum. Boş bir masaya yalnızlığımı toparlayarak oturdum. Yalnızlığımı daha fazla boğmak istemedim, yanına, resim atölyesine gittim, işinin ağırlığından kafasını zor kaldırdı. Anımsama; inceldi, uzadı, kısalıp toparlandı sonra da savrulup gelgitlendi gözlerinde.

                 Sözcükler dilimde ağırlaşmış, dudağımın dizgisinde alabora olmuştu; kekelemiştim. Sonra dilimin en hassas yerinden fırladı;

                - Birşey söyleyebilir miyim?... ,dedim, söyleyemedim.Koşar adım dışarı çıktım. Dışarıda gökyüzü karalıyordu kendini. Zıpladım. Düştüm.

 

« Önceki ::